Düşünceler

“Kara Gözlerdeki Aydınlık” - Özlem Kalkan Erenus

 Bir Mektup - G. Kayalı

“Mamane” - Ayşe Başkut

“Loin De Mon Pays” - Mouhamed Moustapha

(Gerçeğe) Uzak Yerden Bir Mektup - Serdar Özkan

 

 

 

“KARA GÖZLERDEKİ AYDINLIK”
ya da
Didoş’a, “A negra luz”

Kara derililerime ilk kez bir kara derili, kara gözleriyle baktı. Aslında bakmadı; iki buçuk saat kadar seyretti onları ve çağrışımlarını benimle paylaştı…

Bir yanda Afrika’ya gitmiş bizden birileri, oralara gitmemi, orada, onlarla yaşamamı ve gerçek Afrikalı’ları görmemi öğütlerken, resmettiklerimden biri, “Sen Afrika’da yaşadın mı?” diye sordu. Bana teşekkür eden Senegal’li genç, yazdığı satırlarla ve anlattığı hikayelerle kocaman bir hediye verdi aslında…

“Memleketimden bu kadar uzaktayken; resimlerin ve insanların bana atalarımı, anamı, babamı, erkek kardeşlerimi getirdi. (…) Eksikliğini hissettiğim ruhsal nefesi aldırdı. (…) Önünde ardına kadar açık bir kapı var. Sen benden daha iyi biliyorsun, çünkü bu kapıyı sen açtın. Şimdi sana düşen, yürümek, koşmak, kanatlarınla uçmak…”

Gülseren’in, “beyin gözünle görüyorsun” dediklerini, resimlerimdeki bir çift gözün aynı duyarlılıkla görmesi ne büyük mutluluk…Göğsüme tüylerle süslenmiş bir madalya taktılar sanki…

“Ateşe Bakan Karaderili Çocuklar”ın Mouhammed’e hatırlattığı “Sünnet Töreni” ni ilk kez duydum. Burada da fakir ve kimsesiz çocukları birlikte sünnet ediyorlar. Ama Afrika’daki bu törensel geleneği bilmiyordum. Sünnet edilen bütün çocukların kanı aynı kapta toplanırmış ve yapılan tören ile tekbaşlarına doğadan ve kötü ruhlardan zarar görebilecek çocuklar, birarada olmanın verdiği korunma ile hayatta kalır ve artık birer yetişkin olurlarmış. “Tören başlığı” adı ile yaptığım resimdeki tüy ve boncukları ise artık bir yetişkin oldukları için taşırlarmış. Benim için en büyük sürpriz ise bu sünnet törenlerinde ateş yakılıp yakılmadığını sorduğumda geldi: “Günlerce ve gecelerce ateş yakılır; bu törenin bir parçası…”

“Askerlerin Şeker Attığı Çocuklar”ın, bütün çocukların yediği şekeri yiyebilmelerinin tek yolu o duvarın altında beklemekti. Mouhammed, Afrika’da büyüklerin, Avrupa’dan gelip kendi din ve kültürlerini yaymak isteyenlerden nefret etmelerine rağmen, çocukların onları nasıl sevdiklerini anlattı. Tabii Avrupalı’ların çocuklara nasıl şekerler ve sakızlar verdiklerini ve hatta “acı Muhammet sakızları” ve “baldan tatlı İsa sakızları” nı da…

“Göç eden kadınlar” eğer erkekleri de yanlarında olabilse, konvoyun başında gitmezlerdi. Muhakkak bir savaş olmuş ve köyün erkekleri ya ölmüş ya da savaşıyor… Kadınlara da yerleşecek yeni bir yer bulmak düşmüş…

Resmettiğim zencilerin, soft pasteldeki teknik becerimin önüne geçtiğini söyleyenler haklı olabilir. Ama bu noktada onların “rol çaldığını” söylerken haksızlar. Çünkü ben bu resimleri yaparken zaten “başrolü” karaderililere verdim. “Bakın ben bu boyaları beceri ile kullanıyorum” demek, benim için altını çizmeye çalıştığım duyarlılıktan daha sonra geliyor. “Siz bir on üç buçuk musunuz?” gibi akıl ve zekadan uzak sorular soran beyinlerin, bu duyarlılık ve farkındalığa o kadar ihtiyacı var ki…

 

06.06.1999

Sevgili Özlemciğim,

Serginin son günü öncesi, gecesinde saat 12.30.

Gece karanlık ve bir tek yeşil lambanın ışığı, yazıyorum...

Hepsi buradalar, 39 resim ve onlar... İçindekiler... Sessizlikte sesleri duyuluyor... Anlatıyorlar... Var olanı ve bilmedikleri, var olmayanı... Haykırıyorlar... Seviyorlar... Özlüyorlar... Gülüyorlar... Sarılıyorlar... Bekliyorlar... Sıçrıyorlar... Boyunları uzamış, bakıyorlar... Kafalarını kaybetmişler, arıyorlar... “Maskeleri nerede diye” belki... Ateşler yanıyor, dans ediyorlar...

Onlar burada toplandılar, aralarında konuştular... Yarından sonra dağılacaklar... Ve ayrı ayrı evlere gidecekler... Ve oradaki insanlar ve resimlerle konuşacaklar...

Onların her biri duygu, düşünce, yaşam yüklü... Burada yüklerini, en derinden, bizlerle ve ziyaretçilerle paylaştılar...

Sen onları beyin gözünle gördün, boyadın, ben sana yol gösterdim... Ve paylaşmanın boyutlarının zenginliğini yaşadık senle...

Efes’e gitmelisin, zenci Meryem’le İsa’yı görmeye...

G. Kayalı

 

Cezayir’de bir okul. Orada bir zenci. Biri ona “pis zenci” diye laf atıyor. Onun adı Mamane. Gözleri buğulanıyor, ama yine de gülümsüyor, kafasını yana çeviriyor ve bana bakıyor. İlk raslantımız ve sevgi dolu bir ilişkinin ilk adımları.

Resimlerine baktıkça sanki onunla buluşuyorum. Sanki senin bilinçaltın ile benimki iç içe geçiyor ve rengarenk bir insan oluşuyor. Sanki daha duyarlı, daha barışsever ve huzurlu bir dünyanın habercileri gibi bu tablolar. Hüzünlü anlarımda Mamane’nin beni teselli ettiği gibi, bu tablolar dünyanın hüznünü dağıtıyor ve umut dolu günler vaat ediyor. Onüçbuçuk güne kadar gerçekleşecek bir kehanet bu...

Ayşe Başkut Garcin

 

... Et dire que je suis si loin de mon pays.

Les tableaux, ces personnages, mon entourage à moi, tous mes ancêtres, mes parents, mes freres bref moi.

Merci Özlem, mille fois merci, de m’avoir donné ce second souffle spirituel qui me manquait.

La porte est grande ouverte, tu le sais mieux que moi puisque tu l’as toi même ouverte. Il ne te reste plus qu’à marcher, courir, voler mais progresses, sourtout progresses avec ce sang froid qui t’a permis de savoir sans pour autant y être. Une telepathie ? Peut-etre. Pourquoi pas une vie deja vecue? Qui sait ?

Ne te soucies pas du reste, vas ! Dieu se chargera du reste... Inşallah !

Hoşçakal ! Mouhamed Moustapha (Senegal)

 

                                                                                                          4 Haziran 2001

Sevgili Ms. Özlem Erenus,                                                      

Bu mektuba başlamadan kısa bir süre önce, New York Metropolitan Müzesindeki    “Maskesiz Beyazlar: Zenciler” isimli serginizi gezdim. Daha önce isminizi duymuştum ama çalışmalarınızı görme şansım olmamıştı. Aslında iki yıl evvel bir seyahatim esnasında, Paris’teki serginize kız arkadaşım sürükleyerek götürmeye çalışmıştı ama zaman bulamamıştım. Şimdi Angelica’nın ısrarını daha iyi anlayabiliyorum.

İlk söyleceğim şey, siz gerçek bir sanatçısınız. Birkaç kelimeyle üzerimde bıraktığınız etkiyi anlatmak isterdim ama maalesef ben sanatçı değilim. Üzgünüm ki, ben sizin boyaları canlandırdığınız gibi, mürekkebi canlandıramıyorum.

Daha önce da sanat dünyasının sayılı ressamların çizdiği yüzlerce portreyi görme fırsatım olmuştu, ama hiçbirinde kalpler böylesine net anlatmıyordu sakladıklarını... Bugüne kadar hiçbir portre bana, acıdan, gururdan, çaresizlikten, kısacası insandan bu kadar güçlü bir ifadeyle bahsedememişti. Beni en çok etkileyen, haklarında fazla birşey bilmediğim o güzel insanların haberini bana birçok boyutta taşımanızdı: Tarih, psikoloji, coğrafya, sosyoloji, sanat, vesaire.

Bir sanat eserinin değeri, bilinçlerin kavramakta zorlandığı “insan gerçeğini“ bize sezgi yoluyla anlatabilmedeki başarısıyla ölçülür. Siz de bu konuda çok başarılısınız ki, sergiden beri kendimi, toplumumuzu ve Angelica’yı düşünüyorum.

Wall Street gibi kusursuz bir maskeli baloda çalışmamın yanında, Angelica’ya evlenme teklif etmek için aldığım tek taş yüzüğün borçları son haftalarda ağırlığını her zamankinden fazla hissettiriyor. O yüzük bana tam 14 bin dolara mal oldu. Yine de değdiğini düşünüyorum, çünkü Angelica’ya olan sevgimin ışıl ışıl bir ifadesiydi. O da mutluluktan havalara uçmuştu zaten.

Serginizi gezmem beni aldığım bu elmas yüzük üzerinde biraz düşünmeye itti ve sizin gerçek bir elmas avcısı olduğunuza karar verdim. Neden mi?

Sevgimin bir ifadesi olan o elmas yüzüğe 140 adet 100’lüğün, “1…2…3…4 “ diye birer birer uçuşu gözümde her canlandığında, o elmasın bir taş olduğu aklıma getirmeden edemiyordum. Bir taşa, hatta öncesinde, bir kömür parçasına feda edilen 180 stresli iş günü. Hepsinin sabahında, daha kargalar kahvaltılarını etmeden kalktığın, üstlerden fırça yediğin, inen çıkan yenin telaşını yaşadığın, 180 işgünü. Hepsi bir anda “taş” oluyor. Ama pardon, saydam bir taş!

Ne olmuştu da, bir bayana verilen bir kömür parçası, sevginin sembolü olabilmişti? “İlk elmas yüzüğü icat ederek, milyonları kafalamayı başaran o sivri zekalıyı bi bulursam benzeteceğim” diye söyleniyordum günlerce sergiden önce. Serginiz beni elmasın değeri konusunda ikna ederek acımı dindirdi, teşekkür ederim.

Elmas bir kömür parçasıdır. Ama on binlerce yıl basınç altında kalan bir kömür parçası. On binlerce yıl, trilyonlarca ton yük altında kömür elmasa dönüşüyor. Kapkara, dokunanları da karartan kömür, saydam, ışıl ışıl parlayan bir sevgi ifadesine dönüşebiliyor. Dönüştüren ise “yük”. Yani zifiri bir karanlık, içini gösteren bir cevhere dönüşürken tek bir şeye gereksinim var: “Yük”  Tabi dünya kömürlerinin %99.9’u bu basınca dayanamayıp, ufalanıp gidiyor.

Zenci portrelerinizin herbiri farklı duyguları yansıtıyordu: Kimi olumlu, kimi olumsuz, güçlü, zayıf, durgun, hareketli, vesaire. Ama hepsinin tek bir paydada buluşuyordu. İç dünyalar olduğu gibi yüzlerdeydi. Şeffaf… Transparan…Maskesiz… Bizim toplumumuzda heran elimizin altında ihtiyaca göre değiştirdiğimiz, maskeler yoktu onlarda.

Maskeli balolar çok rahatlatıcı gözükür. Gizlemek istediklerini kolayca saklayabilirsiniz. Afrika toplumundan bu insanlar neden bu rahatlıktan yüz çevirsinler ki? Onlar da toplumsal şartlanmalar yok muydu? Onların gizlemek istedikleri zayıflıkları yok muydu? İç dünyaların dışa bu kadar kuvvetli yansıması onları incitmiyor muydu? Hayır, onlarda bizim gibi insanlar. Saydamlıklarının başka bir sebebi olmalı...

Acaba bu saydamlık, yüzyıllarca “yük” altında ezilmenin şeffaflığı mıydı? 

Öbür yandan Wall Street’teki insanlar belki de onlardan daha fazla bir yükün altındalar. Telaş, stres, belirsizlik, geceyarılarına kadar çalışma, tüketme derdi, bir de daha az tüketiyor olma kaygısı ve mutsuzluk. Kaldırılır yük değil. Ama bu yük, sadece maskelerinin çoğalmasına yarıyor….

Çünkü yükleri yaşama dair değil, insanın temel ihtiyaçlarının yükü değil. Hayatını, daha beğenilen maskeyi satın alabilmeye adayan “kendini kanıtlamanın” yükü.

Belki de portrelerinize canveren, modellerinizin, yaşamın ve özgürlüğün kutsallığını en zor şekilde hisseden, “kendini kanıtlamaya” zaman bulamayan bireyler olması.

Kendimize yabancılaştığımızı, dünyanın bir ucundaki yabancılarla evimde bana bir kez daha hatırlattığınız için sonsuz teşekkürler…

Saygılarımla,
Thomas Hope
New York’lu bir hayranınız          

a

a

a